Tarihte Kıpçak Bozkırı mânasında Deşt-i Kıpçak diye bilinen geniş bir sahaya yayılan Kıpçakların, daha sonraki devirlerle değişik bölgelere dağılarak birçok milletle de irtibata geçtiği bilinmektedir. Bu uruğun başta Kafkaslar olmak üzere Hindistan, Mısır, Bizans, Macaristan ve Romanya’ya kadar uzanan geniş bir sahaya yayıldığı ve buralardaki askerî ve idarî işlerde en yüksek mevkilere kadar çıktıkları görülmektedir. Bu anlamda Saka, Uygur, Kazak, Özbek, Kırgız, Azerbaycan, Başkırd, Karaçay, Malkar, Kazan, Pomak Türkleri, Kırım Türkleri, Ahıskalı Türkler ve Oğuzlar gibi Türk boylarının yanı sıra, Türk olmayan Gürcü/Kartvel, Ermeni, Rus, Romen, Bulgar, Macar ve Tacikler gibi milletlerin etno-medenî ve kültürel yapılanmasında da Kıpçakların önemli ölçüde rolünün olduğu muhakkaktır. Adlarını zikrettiğimiz bu bölgelerde başta Kıpçak yer isimlerinin varlığı olmak üzere bugün de Kıpçak boylarının yaşadığı bilinmektedir. Dolayısıyla başka milletler içerisinde önemli bir yere sahip olan Kıpçaklar, bazı Türk boyları gibi hanedanı olmayan bir kavimdir. Zira Oğuzlarla beraber Türk halklarını oluşturan ve en kalabalık Türk topluluğu olarak bilinen Kıpçaklar, içine girdikleri toplumları ihyâ etmekle birlikte, dillerini korumuşlar ama din ve kültürlerini koruyamayarak o milletlerin etkisinde kalmışlardır.
İslâm kaynaklarında ilk olarak Kıpçak isminin IX. yüzyıllarda, Rus vakayinamelerinde ise XI. yüzyıllarda geçmektedir. Kıpçakların IX. yüzyıldan önceki tarihleri hakkında başta Çin kaynakları ve kitabeler olmak üzere herhangi bir bilgiye rastlanmasa da onların eski bir halk olduğu bilinen bir gerçektir. Zira genel olarak Türk-Kartvel/Gürcü münasebetlerinin M.Ö. VIII. yüzyıllarda, Türklerin öncülerinden birisi olarak kabul edilen Kimmerlerle başladığı bilinmektedir. Ayrıca Gürcü/Karvel tarihinde önemli bir yer tutan ve Kartli’nin Tarihi diye bilinen Kartlis Chobreba’da, İskit hâkimiyetinin sona ermeye başladığı dönemde, Perslere karşı bağımsızlığını kazanmaya çalışan Gürcü/Kartvellerin, Türklerle anlaşarak onlardan yaklaşık 28.000 aileyi Mskheta şehrine yerleştirdikleri kaydedilmektedir.
Bununla birlikte anonim Gürcü tarihi Kartlis Chobreba’da ilk kez Kıpçak ismi geçmekte ve Kıpçakların milâttan önceki dönemlerde bugünkü Gürcistan topraklarında yaşadıklarına dair bilgi kaydedilmektedir. Zikredilen eserin Makedonyalı İskender’den bahsettiği bölümünde, İskender’in M.Ö. 356-323 yıllarında gerçekleştirdiği Gürcistan (Ahıska Bölgesi) seferi hakkında bilgi verilmekte ve Kıpçak isminin geçtiği bölümde şu ifadeler yer almaktadır: “İskender Kür nehri boyunca yerleşmiş ve bizce iptidaî Türkler (Bunturkî) ve Kıpçak denilen korkunç surette barbar milletler gördü”. Daha sonra aynı kronikte İskender’in Ahıska bölgesindeki “Hırtız”, “Ordtzhe”, İspir veya Çoruh nehri kıyısında “Tuharisi, Sarkine/Sarâkine/Sakunet” ve “Zanav” ile birlikte birçok şehri gördüğü ve “Sarâkinede ibtidâi Türklerin tahkirine maruz kaldığı” belirtilmektedir. Bu kayıtlardan İskender’in, Hazar Denizinden Çoruh boylarına kadar uzanan geniş bir sahada Buntürk/Kıpçakların mukâvemetiyle karşılaştığı ve bu sebeple uzun süre bölgeyi ele geçiremediği anlaşılmaktadır. Fakat bu bilgiyi teyit edecek başka bir kaynak olmadığından bazı çevrelerce Kıpçakların tarih sahnesindeki ilk görünüşü olarak kabul edilmese de Gürcü âlimi Marr ve onun görüşünü destekleyen Kırzıoğlu burada zikri geçen Türklerin, “Otokton” yani “Yerli Türkler (Köklü Türk, Karennoy Turok, Prirodnıy Turok)” mânasına gelen etnonimiyle Buntürkler olduğunu ifade etmektedirler.
Azerbaycanlı bilim adamı Mirali Seyyidov’un görüşüne göre de Buntürk veya Bonturuk/Bontürkler M.Ö. IV. yüzyılda Azerbaycan ve onun çevre ülkelerinde yaşamaktaydılar. O da İskender’in Kür çayı kıyılarında yaşayan Buntürklerle karşılaştığını söylemektedir. Öte yandan Gürcü bilgin Takaşvili burada ki Türklere “Turanlılardır” demektedir. Bazı müverrihler ise bunların “Hun Türkler” olduğunu söylemişlerdir. Zira Ermeni müverrihlerden Genceli Kiragos ve Vardan’ın Kıpçakları “Hunlar’dan zuhur eden kabileler” arasında zikretmesi bu görüşü destekler mâhiyettedir.
Başta Gürcü ve Ermeni kronikleri olmak üzere diğer eserlerde de görüldüğü gibi Buntürkler ve Kıpçakların, M.Ö. IV. yüzyıllarda Kür nehri boyunca yerleştiği ve Kafkaslar’da Türklerin varlığına işaret ettiği görülmektedir. Bu da Türklerin Hazar Denizi ile Karadeniz arasında, Makedonyalı İskender’den çok önceleri de yerleşik yaşam sürdüklerini göstermektedir. Bölgede var olan Türklerin zaman zaman Gürcülerle birlikte hareket ettikleri hatta aynı orduda görev yaptıkları anlaşılmaktadır.
X. yüzyılın ilk yarısında başlayan Selçuklu akını sonucunda Gürcistan bölgesinin, Selçuklu hâkimiyeti altına girmiştir. Lâkin 20 Kasım 1092’de Sultan Melikşah’ın Bağdat’ta zehirlenerek vefatı neticesinde çıkan taht kavgaları sebebiyle Selçuklu’da bir zafiyet döneminin yaşandığı, bunu fırsat bilen Gürcü Kralı Bagratlı IV. David’in, ülkesine Kıpçakları davet ederek harekete geçtiği ve böylece Gürcü siyasi birliğini tesis ettiği görülmektedir.
Kral IV. David’in XII. yüzyılın başlarında Türkleri/Kıpçakları ülkesine davet ederek paralı asker olarak onlardan istifade etmesi dikkat çekici bir husustur. IV. David’in, Türklerin daha önce Abbâsî Devleti içerisinde ne kadar nüfuzlu ve ne derece tesirli olduklarından haberdar olduğu kuvvetle muhtemeldir. Bununla birlikte başta İslâm kaynakları olmak üzere özellikle Câhız’ın Türklerin meziyetlerini anlatan Fazâilü’l-Etrâk isimli risalesi ve bu risalede onların “cesaretleri, askerî kabiliyetleri, zekâ ve karakterleri” hakkında övgüyle bahsetmesi, diğer milletleri de Türklerle ilgilenmeye iten sebeplerden olsa gerektir. IV. David’in bu uygulamasının da kendisinden önceki Abbâsîlerin uygulamasıyla bir benzerlik teşkil ettiği anlaşılmakta ve bundan sonraki devirlerde de benzer uygulamaların devam ettiği görülmektedir.
Kafkaslar’dan inen Kıpçaklar aileleri ile birlikte Gürcistan ve civar bölgelere yerleştirilmiştir. Kıpçak başbuğu Atrak’ın etrafında Gürcistan’a aileleriyle birlikte yaklaşık 300.000 Kıpçak kitlesinin geldiği zikredilmektedir. Zira bu sayı dönemin şartlarına göre muazzam bir nüfusu oluşturmaktadır. Diğer yandan Kral IV. David döneminin, bunlardan müteşekkil 40.000 kişilik bir ordu ile kuvvetlendiği görülmektedir. Bu Türkler, IV. David’in 60.000 kişilik ordusunun 2/3’ni oluşturmaktaydı. Harp kabiliyeti çok yüksek Türk gruplarından birisi olan Kıpçaklar, Kartvel/Gürcü askerinin maneviyatının da yükselmesine vesile olmuştur.
Kral IV. David, Kıpçak süvarileri sayesinde Selçuklulara bağlı Müslüman emirlikleri idaresi altına aldı, Şirvan, İrminiye ve Azerbaycan’a seferler yaptı ve 1121’de Borçalı çayı havalisini ele geçirdi. Gürcü Kralının Türk bölgelerine yaptığı akınlara son vermek isteyen Irak Selçuklu Hükümdarı Sultan Mahmud b. Muhammed (1118-1131), Artuklu Emiri Necmettin İlgazi’ye Gürcü seferine çıkmasını buyurdu. Emir İlgazi 18 Ağustos 1121’de Kral IV. David’in komutasındaki Gürcü-Kıpçak kuvvetleri ile Tiflis yakınlarında Didgori/Didigorni (Büyük Domuzlar) denilen dar bir vadide karşı karşıya geldi. Burada meydana gelen savaşta Selçuklular ağır bir yenilgiye uğradı ve böylece Gürcü-Kıpçak ordusu, Gence ile Kür ve Çoruh havzasındaki Tao-Kalarçet (Artvin-Ardanuç çevresi) bölümünü Selçuklulardan almış oldu. Bu bağlamda Kıpçaklar sayesinde Gürcü Krallığının bu yükselişinin devam ettiğini ve uzun yıllar İslâm egemenliğinde kalan Tiflis’in, 1122 yılında Selçukluların elinden alınarak Gürcü devletinin başkenti yapıldığını dönemin kaynakları kaydetmektedir.
Kıpçakların Gürcistan bölgesine yerleştirilmeleri sadece askeri açıdan değil, farklı boyutları ile de Gürcü/Kartvel toplumunun şekillenmesine vesile olmuş, ülkenin demografik yapısının değişmesine de önemli ölçüde katkı sağlamıştır. Nitekim Gürcü araştırmacılar da “Kıpçakların Gürcistan topraklarına geliş ve yerleşmelerinin 1118’den 1120’e kadar sürdüğünü” ifade etmektedir. Ayrıca Gürcistan’ın demografik ve ekonomik canlanmasındaki Kıpçak tesiri, ülkenin kaderine de tesir eden unsurlar arasında zikredilmektedir. Disiplinsiz Gürcü ordusu Kral David’in gerçekleştirmek istediği atılımları gerçekleştiremiyor ve Selçuklular karşısında sürekli başarısız sonuçlar alıyordu. Bunun üzerine Kral IV. David, Kıpçak asker ve ailelerine yazlık ve kışlık araziler tahsis ederek, bunlardan güvenli bir ordu kurmuş ve böylece sürekli sorun çıkartan Eristavlar’a (Feodal Güçler) karşı alternatif bir güç meydana getirerek, Kıpçaklar sayesinde otoritesini de sağlamlaştırmış oldu. Bununla birlikte Kıpçakların bölgeye gelmesiyle Kafkaslarda istikrar sağlanmış, ayrıca gündelik yaşam da olumlu yönde etkilenmiştir.
1125’te kurucu Kral David ve Kıpçaklarla mücadele içerisinde olan Rus Knezi Vladimir Monomah’ın ölümünden sonra Kıpçak başbuğu Atrak’ın, azınlık maiyetiyle birlikte Gürcistan’dan tekrar kendi yurduna döndüğü belirtilmektedir. Lâkin onunla birlikte gelen Kıpçakların büyük bir kısmının geri dönmeyerek orada kaldığı ve başta Ahıskalı Türkler olmak üzere bugünkü yukarı Kür (Gogar) boyları ve Çoruh (Taok) havzasında meskûn Türklerin atalarını teşkil ettiği bilinmektedir.
Atabegler yurduna Kıpçak göçünün Kraliçe Tamara döneminde (1184-1213) de devam ettiği görülmektedir. Anası tarafından Kıpçak olan Kraliçe Tamara da Türklerin önünü açmış ve bu sayede Kartvel/Gürcü devleti, döneminin en ihtişamlı çağını yakalamıştır. Kısa bir sürede tamamen Hıristiyanlığı benimseyen ve Gürcü dilini öğrenen bu Kıpçaklarla Gürcüler/Kartveller arasındaki ilişkiler, XIII. yüzyılın ilk yarısındaki bazı hadiseler dışında hep dostluk çizgisinde devam etmiştir. Hatta bazı araştırmacılara göre, bugün her üç Kartvel/Gürcü’den birinin Kıpçak antropolojik özelliklerine sahip olduğu vurgulanmaktadır.
Hem milattan önce, hem de milattan sonraki tarihlerde Türklerin Kafkasya’ya gelip yerleştikleri bilinmekle birlikte, özellikle XII. yüzyılda Gürcü Kralı IV. David ve Kraliçe Tamara tarafından Kafkaslara davet edilen Kıpçakların da Kafkasya’nın Türkleşmesinde önemli rolünün olduğu bilinen bir husustur. Dolayısıyla Kıpçaklardan birçoğunun Ön Asya, Orta Doğu, Kafkaslar ve Balkanlarda faaliyette bulunmuş olsalar da kitleler halinde yerleştikleri ve en çok iz bıraktıkları bölgelerin, başta Romanya ve Macaristan olmak üzere Kafkaslar hatta Türkiye’nin Kuzeydoğu Anadolu sınırları olduğu anlaşılmaktadır. Zira Gürcistan bölgesine yerleşen Kıpçakların az bir kısmı geri dönse de büyük bir kısmının geri dönmeyerek orada kaldığı ve başta “Ahıskalı Türkler” olmak üzere bugünkü yukarı “Kür boyları” ve “Çoruh havzası”nda meskûn Türklerin atalarını teşkil ettiği bilinmektedir. Ayrıca bugün Atabegler yurdunu içine alan “Ahıska, Ahılkelek, Altunkala, Çıldır, Ardahan, Göle, Posof, Şavşat, Ardanuç, Oltu, Bardız, Nariman, Tortum ve Yusufeli” halkının konuştuğu Türkçe, Kuman-Kıpçak Türkçesinin günümüzdeki tezâhürü olarak görülmektedir. Ayrıca sarı saçlı, ak tenli, gök gözlü ve uzun boylu olan Kıpçakların, bugün de bölge halkının kumral tipinde yaşadığı birçok araştırmacı tarafından ifade edilmektedir.
Öte yandan her ne kadar bazı Kartvel/Gürcü tarihçiler Gürcistan tarihi açısından Kıpçakların önemli icraatlarını görmezden gelseler de başta anonim Gürcü kroniği Kartlis Chobreba olmak üzere Ermeni kaynaklarında da bölgeye davet edilen Kıpçakların faaliyetlerine ayrıntılı bir şekilde yer verildiği görülmektedir. Dolayısıyla Dünya tarihi için Türklerin yeri ne ise bugünkü Gürcü tarihi için de Kıpçak uruğunun yerinin aynı mesabede olduğu anlaşılmaktadır. XII. yüzyılda memlük sistemine benzer bir uygulamayla Gürcistan bölgesine davet edilen “Atrak, Kubasar, Kutlu Arslan, Şehinşâh, Zekeriya, ilk Atabeg İvane, Şalve ve Avak” gibi Kıpçaklı başbuğ ve komutanların Güney Kafkaslarda ne denli önemli roller icra ettikleri bilinmektedir.
Netice itibarıyla şunu da belirtelim ki, genel olarak Kıpçakların tarihine bakıldığında birbiriyle benzerlik teşkil ettiği görülmektedir. Özellikle Abbâsîlerden sonra “memlük/kölemen” olarak saraya davet edilen Türklerin, daha sonraki devirlerde idareyi ele geçirerek bir kısmının “Hânedân”, bir kısmının ise “Atabeglik” sülalesini kurduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bunlardan Kıpçak boyuna mensup Türkler, Mısır’da Memlük Türk Devletini, Azerbaycan’da ise Azerbaycan Atabegliğini kurmuşlardır. Yine XII. yüzyılda memlük uygulamasına benzer bir şekilde Gürcistan topraklarına getirilen Kıpçakların, daha sonraki tarihlerde Kuzeydoğu Anadolu bölgesinde Ortodoks Kıpçak Atabegler Hükûmetini kurduklarını görmekteyiz. Zira bu beylik 1268’den 1578’e kadar Anadolu’da 310 yıl hüküm sürmüş en uzun beylik olması hasebiyle de önem arzetmektedir. 1578’de Osmanlıların bölgeye gelmesiyle zamanla Müslümanlaşan “Kıpçak” boyunun, Oğuz boylarının arasına karışarak bir daha bu isimde bir topluluk görülmeyecek şekilde eriyip gittikleri anlaşılmaktadır.
NOT: Makale, Eğitişim Dergisi'nde (Yıl 23, Sayı 89) yayımlanmıştır.









