14 Kasım 1944 gecesi… Ne bir mahkeme kararı vardı, ne okunan bir suçlama, ne de kendini savunma hakkı. Sadece kapılar çalındı. Sert, soğuk ve aceleci… Ahıska Türklerinin evlerine girenler, bir devletin üniformasını taşıyordu. Ama taşıdıkları şey hukuk değildi, adalet hiç değildi. Taşıdıkları şey, toplu bir yok etme kararının sessizliğiydi.

Bu yazı, bir sürgünün değil; sistemli bir soykırımın yazısıdır. Kurşunla değil, trenle, açlıkla, kimliksizleştirmeyle, unutulmayla yapılan bir soykırımın…

BOŞALTILAN EVLER

Ahıska Türklerinin erkekleri o sırada cephedeydi. SSCB üniformasıyla, Nazi Almanyası’na karşı savaşıyorlardı.

Devletin çağrısına uymuşlar, “vatan” dedikleri yapı için canlarını ortaya koymuşlardı. Onlar cephedeyken, arkalarında bıraktıkları eşleri, çocukları, yaşlı anne babaları; devlet tarafından düşman ilan edildi. Bu bir çelişki değil, bu bir yöntemdi.

Erkekler evde olsaydı direnç olurdu. Cephedeyken ise sadece çaresizlik kaldı. İşte tam bu noktada şunu sormak gerekir: Bir devlet, kendisi için savaşan askerin ailesini sürgün ediyorsa, bu neyin göstergesidir?

Cevap açıktır: Bu, güvenlik değil; tasfiyedir.

TASARLANMIŞ BİR YOK OLUŞ

Ahıska Türklerine yapılanları “zorunlu göç” diye tanımlamak, gerçeği örtmektir. Bu olay: Bireysel suçlara dayanmıyordu. Hukuki bir sürece dayanmıyordu. Süreyle sınırlandırılmamıştı.

Geri dönüş hakkı tanımıyordu. Yani bu, cezası belli olmayan bir cezaydı. Trenlere bindirilenler: Nereye gideceklerini bilmiyordu. Ne kadar süreceğini bilmiyordu. Geri dönüp dönemeyeceklerini hiç bilmiyordu. Bilinen tek şey vardı: Artık istenmiyorlardı.

MODERN ÇAĞIN TOPLU MEZARLARI

Ahıska Türklerinin bindiği trenler, yolcu trenleri değildi. Bunlar hayvan taşımak için kullanılan vagonlardı. Soğuk, karanlık, havasız… Çocuklar ağladı. Yaşlılar sustu. Anneler susarak ağladı. Yolculuk haftalar sürdü. Ölenler oldu. Ama durulmadı. Cesetler bazen vagondan indirildi, bazen bir sonraki durakta “yükten düşüldü”.

Bu sahneler, sadece fiziki bir sürgün değil; insanlıktan düşürülme sürecidir.

HAFIZAYI SİLMEK

Ahıska Türkleri sürülürken, geride sadece insanlar kalmadı. Boşalan köyler, evler, mezarlıklar, camiler kaldı. Bir halkı yerinden etmek, sadece insanı değil, hafızayı da sürgün etmektir. Bu yüzden Ahıska sürgünü aynı zamanda bir etnik mühendislik projesidir.

Amaç: Bölgeyi Türk unsurdan arındırmak. Demografiyi yeniden yazmak. Tarihi sessizce değiştirmek. Silah yoktu, ama sonuç aynıydı.

EN AĞIR CEZA: VATANSIZLIK

Ahıska Türkleri sürgünde hayatta kaldı. Ama aidiyetleri öldürüldü. Sovyetler Birliği dağıldığında: Ne Gürcistan onları kabul etti. Ne yeni devletler “siz buraya aitsiniz” dedi. 1989 Fergana Olayları’nda bir kez daha hedef oldular. Yani sürgün bitmedi; sürgün taşındı.

Bugün Ahıska Türkleri, Türkiye’de, Azerbaycan’da, Rusya’da, ABD’de, dağınık halde yaşıyor. Bu tablo, bize şunu söylüyor: Soykırım bazen öldürmez, ama hiçbir yere ait bırakmaz.

Soykırımı sadece kurşunla, fırınla, gazla tanımlamak büyük bir yanılgıdır. Bir halkı: Toprağından koparırsanız, kimliğini suç sayarsanız, nesiller boyu geri dönüşünü engellerseniz, sessizliğe mahkum ederseniz, bu da soykırımdır. Ahıska Türklerine yapılan tam olarak budur.

Planlıdır. Sistemlidir. Devlet politikasıdır. Ve en acı olanı şudur: Bu suç, hala yeterince tanınmamıştır.

UNUTMAK, SUÇA ORTAK OLMAKTIR

Bugün Ahıska Türkleri meselesi konuşulmuyorsa, bu sadece bir ihmal değildir. Bu, ikinci bir cezalandırmadır. Çünkü unutulan acı, sahipsiz kalır. Ve sahipsiz kalan her acı, tekrar edilebilir hâle gelir.

Sonuç olarak; Ahıska Türkleri, ne isyan etti, ne silah aldı, ne devlete karşı durdu. Ama yine de sürüldü. Bu bize şunu öğretiyor: Bir devlet, hukuku askıya aldığında; masumiyet hiçbir şey ifade etmez. Bu yazı bir suçlama değil, bir hatırlatmadır.

Bir halkın başına gelenleri hatırlatmak, geleceğin vicdanını korumaktır. Ahıska Türkleri, tarihin dipnotu değildir. Onlar, unutulmuş bir adalet borcudur.

https://www.yenidonem.com.tr/yazarlar/tolga-akagun-174/trenden-inenler-bir-halkin-sessiz-yok-edilisi-24793